İki Pencere

Pandemi nedeniyle eve kapatılmaya başladığımızda, süreci bir şekilde belgelemek istedim. En iyi bildiğim teknik olan time lapse tekniğini kullandım. Sokağı gören sadece iki pencerem vardı. Aslında ilk başta sadece kaydetmek niyetindeydim ama sonra işler değişmeye başladı. O ilk günler, pencerelerimi sallayan, havalandırma boşluklarından sesini duyduğum rüzgâr, camilerden her akşam okunan dualar, sokak sokak dolaşan ekmekçiler, polis sirenleri, insan simasını yok eden maskeler, sokakların ıssızlığı ilerleyen süreçte beni distopik bir hava içerisine soktu. Kendimi çok güçsüz, çaresiz, cesaretsiz ve en önemlisi de önemsiz hissettim.


Arabasını döven adama güldüm, çekirdek çitleyen teyzeyi seyrederken çekirdek çitledim. Birden farklı şeyler görmeye başladım. Daha da yakınlaşmak, yakından bakmak istedim her şeye. İnebildiğim kadar detaya inmeye çalıştım. Bunu yaparken kendimden geçtiğim anlar da oldu, bir röntgencinin yaşadığı heyecanı yaşadığım anlar da. Aslında kendi distopyamın belgeselini çekiyordum yavaş yavaş. Dualar dua değil, sanki teslim olun çağrısını içeren çaresizliklere dönüştü. Kafamın içinde savaş filmlerinin sahneleri çark edip duruyordu. Kapıma ekmek getirenler “artık yürüyemeyeceksin” diyordu sanki. Daha da detaya indim. Artık her şeyin anlamını yitirdiği bir noktaya gelmiştim. Damarlarımda akan kanı görebiliyordum. Dualar, sevilen bir şarkının sözü gibi dilimde ve her şey hareket halindeydi. Tek kamera yetmedi, bir tane daha kurdum. Gece gündüz sürekli fotoğraf çekmeye başladım. Gündelik hayat artık önemini yitirmiş, detaylarda gördüğüm şeylerin bağımlısı olmuştum.
 

Two Windows

As we started to isolate in our homes due to a pandemic, I wanted to document the process in some way. I used the time-lapse technique, the technique I know best. I only had two windows overlooking the street. Actually, at first, I intended to just record it, but then things started to change. In those early days, the wind that shook my windows, the wind I heard from the ventilation gaps, the prayers read from the mosques, the bakers walking the streets, the police sirens, the masks that disguised the human face, the desolation of the streets brought me into a dystopian atmosphere. I felt very weak, helpless, and most importantly, unimportant.

I laughed at the man who beat his car, while I was watching the lady eating sunflower seeds, I ate sunflower seeds. I suddenly began to see different things. I wanted to get closer and take a closer look at everything. I tried to hone in as close as I could. While doing this, there were moments when I lost myself, and moments when I experienced the excitement of a voyeur. I was slowly making a documentary of my own dystopia. Prayers were not prayers, they turned into despair calling to surrender. In my head, the scenes of the war movies were spinning. It was as if those who brought bread to my door said, "You can no longer walk." I zoomed in even closer. I had come to a point where everything had lost its meaning. I could see the blood flowing through my veins. Prayers rolled off my tongue like a song of a beloved and everything was in motion. One camera was not enough, I installed another one. I started taking photos day and night. Everyday life was no longer important, I became addicted to what I saw in the details.

Gösterimler

* İzole Project 2020

* Base 2020 (20-25 Kasım 2020)

© 2017 TOLGA AKBAS